Hiç Bitmese Horoz Şekerim

Sevgili Uygur amca, öncelikle selam eder ellerinizden hasretle öperim. Sizi çok özledim, kardeşim de özlemiş. Biliyorsunuz yarıyıl tatili yaklaşıyor. Ben ve kardeşim burada köyde çok sıkılıyoruz. Dördüncü sınıfa geldik halen daha hiç şehir görmedik. Bisiklete binmedik. Treni görmedik. Bu tatilde gel bizi Adana’ya götür de gezdir e mi Uygur amca?

Yukarıda özetle sunduğum mektup, bana ait değerli okurlar. İlkokul 4. Sınıfta akrabalardan biri köyümüzden Adana’ya giderken elden gönderdiğim mektuptur. Çünkü bahsi geçen yıllar 1978 ve bizim bölgemize o yıllarda henüz Posta gelmiyordu.
Bir hafta sonra Uygur amcamız, yine köyümüze gelen birisi ile cevaben şu mektubu göndermişti:

“Sevgili yeğenim Selahattin, mektubunu aldım. Gözyaşlarına boğuldum, ben de sizi çok özledim. İki hafta sonra gelip sizi köyden alıp Adana’ya götüreceğim. O zamana kadar annenizi babanızı üzmeyin olur mu? Derslerinize de iyice çalışın. Çok çalışkan olduğunuzu zaten biliyorum, sizinle gurur duyuyorum. Mektubun yanında iki tane tüp çikolata gönderiyorum. Bu çikolatalar yeni çıktı. Adana’da bile yok, ben sizin için İskenderun Demir Çelik fabrikasındaki ustama aldırdım. İstanbul’dan gelirken getirmişti. Çikolataları ben gelinceye kadar yiyin. Sonra ben sizi gelip alacağım, tamam mı yeğenim…
Haydi kalın sağlıcakla…

Çikolatalar inanılmazdı, masal yiyeceğine benziyordu. Biz de kardeşimle masalsı bir his ile inanılmaz büyülenmiş ve mutluyduk. Hayatımızda hiç çikolata yememiştik, Dünyalar bizim olmuştu. Günler geçiyor ve bizim gözlerimiz yollardaydı. Tam bir hafta sonra bir Cuma günü öğleden sonra Uygur amca İskenderun’dan iş çıkışı köyümüze geldi. Hiç durmadan bizi aldı ve o zamanlar kervan geçmez kuş uçmaz köyümüzden arabanın hiç işlemediği yıllarda ne yapıp edip araba bulmuş ve bizi akşam olmadan Adana’ya, evine götürmüştü.
O yolculuk ve o gece tam bir masal gibiydi.

Size anlatmak istediklerim elbette ki bunlar değil. Yakın zamanda ailemizin bir töreni için İstanbul’a gelen ve yaşlandığı halde mütebessüm simasıyla halen hayranlığımızı üstüne toplayan Uygur amcamın çocuk sevgisi. Belki daha önemlisi İnsan Sevgisi.

Uygur amcam o zaman bizi bir hafta bekar evinde misafir etmişti. Henüz evlenmediği için hep birlikte oynuyor, keyifli zaman geçiriyorduk. Bir hafta boyunca Adana’yı gezdirdi. Kendi bisikletine bindirdi. Trene bile bindirdi. Yemekler yedirdi, Adana’nın meşhur Bici Bici tatlısından da yedik. İnanılmaz güzel geçen günler ne güzeldi, bir hafta çabuk geçti. Bizi tekrardan köyümüze bıraktı.
Ama Uygur amcayı tüm ömrümüzce hep sevdik. Ömür boyu onu dinledik. Ne dediyse bizim için doğruydu. Her zaman hürmet ettik. Tüm sıkıntılarında, aile programlarında ailecek ve istisnasız yanındaydık. O da bizi hep sevdi. Sevmeyi ben önce rahmetli Babaannemden, sonra da Uygur amcadan öğrendim. Aslında tüm aile için geçerli bu.
Bu arada Uygur amca, öz amcamız da değil. Babamın dayısının oğluydu ama kimsesiz olduğu için babamla beraber büyümüştü, biz de O’na amca diyorduk.

Bize ayırdığı zaman sadece bir haftaydı. Kalbimizdeki sevgisi ise ömürlük. Bize sadece bir hafta ayırdı, biz O’na ömrümüzü verdik. Bize sadece bir hafta masalsı bir hayat yaşattı, biz O’nu hep masallardaki gibi sevdik. Bizim için bir haftasını ayırdı, biz O’na zaman ötesi yakın olduk. Bizim için olsa olsa şimdiki parayla 300 TL harcamıştı, bizim kalbimizde paha biçilmez bir Değer bıraktı.

Geçen hafta marketten kahvaltılık bir şeyler alırken, tüp çikolatayı görüp halen daha içimde sevgi, gözümde yaş beliriyorsa, bir çocuğun kalbine girmek ne kadar da kolaymış, diye düşünmeden edemedim.

Evimizde misafir olan Uygur amcaya bu sabah bir sürprizim vardı. Kahvaltı masası hazırdı. Ve gizlice O’nun tabağına bir tüp çikolata koydum. Uygur amca bu sürpriz karşısında duygulanmış ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir ruh haliyle ayağa kalkıp ıslak gözlerini silerek “Yahu çocuklar bir çikolatayı bu kadar büyütmeyin yahu” diyerek tavazu göstermişti. Ben ve hikayeyi bilen çocuklarım da kalkıp Uygur amcanın elini öpmüştük.  
O sabah kahvaltıda hepimizin kalbi sevgiyle dolmuş ve sevgiyle doymuştuk. Hayatta gerçek olan sadece iki şey olduğunu düşündüm o sabah. Sevgi ve ölüm.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir şiiri ile bu ayki yazıma son veriyorum.

ÇOCUKLUK
Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

12 Kasım 2017
(Bu yazı, 30 Ocak 2017 tarihinde yazılmıştır)